Bir Müslüman olarak rahmet ve bereket ayı olan Ramazan’ı en verimli şekilde geçirebilmek için kendimize şu hedefleri belirleyelim:
Çok Kur’an-ı Kerim okumak ve hatim indirmek.
Teravih namazını 20 rekat olarak cemaatle camilerde kılmak.
İftar saatlerinde ümmeti Muhammet için çok dua etmek.
Oruçlarımı mutlaka sahura kalkarak tutmak ve sahur vakitlerini dua, namaz ve Allah’ı zikirle çok iyi değerlendirmek.
Öğrencilere, komşularımıza ve akrabalarımıza iftar vermek.
Sadaka, burs, bağış ve yardımlarımızı bu ayda biraz daha artırmak.
Allah’ın isimlerini bolca zikretmek.
Gıybet, su-i zan, yalan, dedikodu gibi günahlardan uzak durarak orucumuzu lekelememek.
Ramazan’ımızı bereketlendirmek için fitremizi fazlasıyla vermek.
Çevremize hayırhâh olup bu ayda kalplerin de yumuşamasını fırsat bilerek din-i mübin-i İslam’a hizmet adına daha fazla şeyler yapmak.
Hayır ve hasenat sahiplerini yeni bir nesle sahip çıkma adına çeşitli hayırlara kanalize etmek.
Kötü huy ve alışkanlıklarımızı bu rahmet ve bereket ayında tamamen terk etmeye çalışmak.
‘Ramazan tebrik ziyaretleri’ adı altında tanıdık tanımadık herkese ziyaretlerde bulunmak.
‘Her gece Kadir Gecesi olabilir’ mülahazası ile Ramazan özellikle son 10 geceyi çok dinç olarak ibadet ve dua ile değerlendirmek
Son Güncelleme ( Pazartesi, 17 Ağustos 2009 )
İSAKOY-NARMİKAN
Yazar sarigulhali
Cumartesi, 11 Temmuz 2009
Yaşanmış Köy Hikayeleri - 2
HE BABEY, HE ANEY
Ülkelerin, şehirlerin sınır komşuları olur da, köylerin olmaz mı? İsa Köyü’nünde komşuları var. Aşağı Sülmenli, Narmikan, Karahöyük, topraklarının bir kısmı baraj altında kalan Morhamam.. İsaköy’de Ğamıs, Bekov, Gambur Cüme.. Kim mi bunlar.. Bunlar köyün en ünlü, ileri gelen hırsızları.. Öyle ki köyler arası ün salmışlar; hırsızlıkta kimse ellerine su dökemezmiş. Uçan kuşu gökyüzünden çalarlarmış. On çobanlı sürüden koyunu, tereyağından kıl çeker gibi alırlarmış da çobanların ruhu bile duymazmış. Zengoler Narmikan Köyü’nün bir mezrası.. Bu muhteşem üçlünün Zengoler’de bir tanıdıkları Tanrı’nın rahmetine kavuşmuş. Bir araya gelmişler. Üçlü bir plan yapmışlar; Ölen adamın karısına baş sağlığı dilemeye gidecekler. Sonra da evinde ne var, ne yok toplayıp gelecekler. Yani hem ziyaret, hem ticaret. Yola koyulmuşlar. Adamın evine vardıklarında birini gizlice içeri sokmanın yollarını düşünmüşler. Evin etrafında dolaşmışlar, tek çare birini bacadan indirmek. Ğamıs’ı bir iple evin bacasından aşağıya indirmişler. Sonra da aşağı inip kapıyı çalmışlar. Kocasını kaybeden acılı kadın açmış kapıyı. Yarı Kürtçe yarı Türkçe “ hoş geldiniz babey “ demiş. Bizimkiler de “ hoş bulduk aney “ demişler. İçeri geçmişler. Karşılıklı konuşuyorlar ama birbirlerini anladıkları söylenemez. Bizimkiler; - Başın sağolsun aney, biz rahmetliyi çok severdik, diyorlar, kadın; - He babey, diyor, kadının diğer söylediklerini anlamıyorlar, ama, - He aney, demeyi de ihmal etmiyorlar. Kadın anlamasa da ha bire konuşuyorlar. Dertleri başka; kadını oyalıyorlar ki, içerde ki Ğamıs işini rahat yapsın. Nasılsa kadın kendilerini anlamıyor ya; - Rahmetli çok iyi adamdı aney. Diyorlar, bir yandan da içerde ne var ne yok toplayan Ğamıs’a sesleniyorlar; ula Ğamıs elini çabuk tut, yaa işte böyle aney .. Rahmetli bir gün bizim köye geldiydi.. - He babey, - He aney.. Ula Ğamıs, ahırda ki eşeği de al. Topladığın şeyleri de eşeğe yükle. Aney, biz çok severdik rahmetliyi, he aney.. Ula Ğamıs elini çabuk tut, bizde laf bitti. Olanı biteni aklından bile geçirmeyen kadın onlar konuştukça; - He babey, deyip duruyormuş. Ğamıs işini bitirip dışarıdan işareti verince bizimkiler kalkıyor. Helalleşip; - Başın sağ olsun bacım, bir ihtiyacın olursa bize haber edesin, yoksa darılız. - He babey, - He aney.. Yol boyunca gülüyorlar, şakalaşıyorlar. Ganimet de fena değil hani. Eşeğin üzerinde çuvallar, çuvalların içi tıklım tıklım.. Üstelik eşek ve palanı da unutmamak gerek.. Köye geldiklerinde ganimeti paylaşıyorlar. Gambur Cüme tedbiri elden bırakmıyor ve; - Ne olur ne olmaz, eşeği götürün emin bir yere saklayın. Yarın götürür bir yerde satar geliriz, diyor. Bekov ve Ğamıs eşeği almış götürmüşler ve bir süre sonra gelmişler. Eşeği soran Gambur Cüme’ye ; - Köyün çıkışında, derenin içine sakladık. Palanı da sırtından indirip ayağına bağladık, üstüne bir güzel de taş yığdık, diyorlar. Cüme’nin aklı yatmıyor. - Oraya eşek mi saklanır, başka yer mi bulamadınız, gidin gizli bir yere saklayın, diye söyleniyor. Gitmeleriyle gelmeleri bir oluyor. Suratları asık, ağızlarını bıçak açmaz.. Cüme işkilleniyor ve ne olduğunu soruyor. İkisi de birbirine bakıyor, sonra da; - Eşek bağladığımız yerde yok, diyorlar.. Bunu duyan Gambur Cüme celalleniyor, bağırıyor, çağırıyor; - Hırsızsınız ulan, eşeği benden saklıyorsunuz, beni kandırmaya çalışıyorsunuz. Eşeği ikiniz satacak ve benim payımı vermeyeceksiniz, aranız da bölüşeceksiniz, diyor. Ne yapacağını şaşıran Bekov ve Ğamıs; - Ulan gambur, bugüne kadar neler çalmadık seninle. Ne zaman hakkını yedik. Bir eşeğe mi tenezzül edeceğiz. Yazıklar olsun. İnanmıyorsan gidip bakalım, deyip durumu anlatmaya çalışıyorlar. Kalkıp gidiyorlar. Palanın üzerine yığdıkları taşlar orada. Eşek yok, palan yok. Acaba palanı sürükleyipte mi gitti diye bakıyorlar, ama iz miz yok. Bu durum Cüme’yi daha da kızdırıyor. - Sizi gidi hırsızlar, ben yutarmıyım ulan, eşeği sakladınız, bensiz yiyeceksiniz. Alacağınız olsun. Bunca yıllık yol arkadaşınıza yaptığınız şeye bak.. Namıssızlar.. Olay aralarının açılmasına sebep oluyor. Ne etseler Cüme’yi inandıramıyorlar. Bu olayın üzerinden yıllar geçiyor. Köyde düğün yada başka bir sebepten evin birinde toplanmışlar. İsaköylüler, çevre köylerden birileri.. Herkes anılarını anlatıyor. E tabi hırsızlar da hırsızlıklarını. Mesleğin inceliklerini. Bizim muhteşem üçlü de bu cemaatin içinde. Başka köyden biri yaptığı hırsızlıkları anlatıyor; - Bir köyden iki öküz kaldırdım. Besili, canavar gibiler. Götürdüm Karaca’da sattım, döndüm geliyorum. İsaköyü’n girişinde bir de ne göreyim; derede bir eşek. Palanı indirilmiş, üzerine taş yığılmış. Hemen attım palanı sırtına, götürdüm Karaca’ya. Onu da bir güzel sattım, koydum parayı cebime yallah bizim köye.. Ne bereketli bir gündü mübarek.. Adamın anılarını dinleyen bizim muhteşem üçlü birbirine bakıyorlar. Dayanamayan Bekov, - Ulan gambur, yıllarca günahımızı aldın, “ eşeği siz yediniz “ diye. Bak eşeği bu adam yemiş. Yüzüne bir gülümseme yayılan Gambur Cüme; - He ula, size inanmamıştım. Size haksızlık etmişim. Ama ne yalan söyleyim, yüreğim toğlaştı. ( içim rahatladı ) Gayrı ölsem de gam yemem, diyor. Bir cigara sarmış. Yıllar sonra da olsa, hırsız arkadaşlarının kendisine yanlış yapmadığını öğrenmiş olmanın huzurunu yaşıyormuş.
HELE BİR DE SİZİNKİNE YALVARIN
Bakmayın köyün bugün kü sakin haline. Eskiden öylemiymiş. Gün geçmezmiş ki kavga olmasın. Hem de ne kavgalar.. E tabi ayrılık, gayrılıkta olurmuş. Öyle ki ziyaretleri bile ayırdıkları olurmuş. Köy de bir kısmı Gani Baba’ya, bir kısmı Divana’ya daha çok önem verirmiş.. Öyle ki bazıları, bayram da, özel günlerde kendi ziyaretlerine gider, diğerine gitmezlermiş. Ziyaretler dedik, işte size yaşanmış bir olay daha. Rahmetli Beppe ve Gülende çok renkli, sevilen kişilerdi. Gülende neşeli, güler yüzlü “ gadaların bana gele, gadaalam “ deyimini sıkça kullanan biriydi. Beppe dedelik yapmış, sevilen, sayılan biri. Gel gör ki, yaşlılık başa bela. Beppe hastalanmış. E tabi sıkıntıyı çekende Gülende. Belli ki kadının canına tak demiş. Bir toplulukta; - Ula uşağlar, gadalarınız bana gele. Biz bizimkine ( Divana’yı kastediyor ) yalvardık, yalvardık, Beppe’ye bir şey etmedi. Faydasını görmedik, iyileşmedi. Hele birde siz sizinkine ( Gani Baba’yı kastediyor ) yalvarın. Belki o elini atar da bizim ki iyileşir, demiş.
Hasan Aksoy
Son Güncelleme ( Cumartesi, 11 Temmuz 2009 )
Mor Dut
Yazar sarigulhali
Salı, 30 Haziran 2009
Mor Dut
Mor Dut
Solmaz Kadın kızgındı, öfkeliydi, burnundan soluyordu. Tombul yanakları kıpkırmızıya kesmişti. Kan ter içinde çırpınıyordu. İşte bu haldeyken;
- Seni lanet seni, seni canavar seni, Allahın belası seni, buldun belanı sonunda.. Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar, diye söyleniyor, önüne gelen taşları, kesekleri topluyor, üst üste yığıyor, onları bir harman haline getiriyordu..
Oğlu Şaşıbeş Selim’i mahallenin çocuklarını çağırsın, onları toplasın diye görevlendirmişti. - Bütün arkadaşlarını çağır, hepsini buraya topla. De ki, anam size tarhana verecek, iğde verecek, kaymaklı yufka verecek de. Dereye, bizim oraya gelmelerini söyle.
Solmaz kadının gövdesi asırlık dut ağaçları gibi kalındı. İki kişi sarılsa kolları kavuşmaz.. Her bir kalçası su değirmeninin taşları gibi, büyük, geniş.. Yanaklarından sanki kan fışkırıyor.. Bilekleri tombul, kalın; köy evlerinin tavan döşemeleri gibi.. Suratında koca bir pancar gibi duran burnunun kanatları, nefes alıp verdikçe pır pır titrerdi.
Solmaz kadın taşları topluyor, telaşla üst üste yığıyordu. Manzara, bir ordunun hücum öncesi yaptığı hazırlığı andırıyordu. Çağrıyı duyan çocuklar neden çağrıldıklarını anlamaya çalışıyor, biraz şaşkın, biraz heyecanlı koşturuyorlardı. Onları gören Solmaz Kadın; - Gelin yavrularım, gelin kuzularım, toplanın.. Ben sizin elinize, ayağınıza kurban olayım, diyordu.
Hep ürktükleri, korktukları dev yapılı kadının söylediği bu sözler gariplerine gidiyor, şaşırmış bir halde bekleşiyorlardı. - Sizde taş toplayın aslanlarım, büyük, küçük demeyin, aha bu taşların üzerine yığın. Gadalarınız bana gele..
Anasının verdiği talimatı harfiyen yerine getiren Şaşıbeş Selim bütün çocukları haberdar etmişti. Kimisi derenin alt tarafından, kimisi üst tarafından, her köşeden bir çocuk çıkıp geliyordu.
Selim’in bir gözü şaştı. Küçükken ağabeyleri ve ablaları ile yaramazlık yaptıkları bir sırada, anası elindeki süpürgeyi fırlatmış, aksilik bu ya süpürge Selim’in gözüne isabet etmişti. Ağlamışta ağlamıştı. Günlerce gözünden sular akmıştı. Gözüne sütün kaymağından sürmüşler, otlardan yapılan lapayı sarmışlardı. İşte bu olayda gözü yarı kör, yarı şaşı kalmıştı. Selim’in adı da çocuklar arasında Şaşıbeş Selim olmuştu. Doktora götürmemişlerdi. Zaten kazalarda, hastalıklarda pek doktora gidilmezdi bu köylerde. Ya çaresizlikten, yokluktan, ya da böyle gördüklerinden. En çokta değerli bir ata sözüymüşçesine; - Geçer, geçer, bir şey olmaz, sözü kullanılırdı. Bekleşen çocuklardan biri ; - Solmaz Hala, bizi çağırmışsın, geldik. Niye çağırdın ki bizi? diye sordu. - Söyleyeceğim kuzum, şimdi size diyeceğim. Herkesler geldi mi ? Çocuklar hep bir ağızdan; - Hepimiz buradayız, dediler. Solmaz Kadın, kucağında toplamış olduğu son sefer taşları da boşalttı. Alnında domur domur birikmiş terleri öynüğünün ucuyla sildi. Çocuklara el etti; - Toplanın kuzularım, şu taşların etrafında toplanın!.. Çocuklar koşuştular, taşların etrafında bir halka oluşturdular. Hepsi bu dev kadının ağzından çıkacak sözcükleri bekliyordu. Birden; - Arkanızı dönün, dedi, dönünde şu dut ağacına bir bakın!..
Az ötede, derenin kenarında ki dut ağacını gösteriyordu. Deminden beri taş toplayan Solmaz Kadın’ı izleyen çocukların o tarafa bakmak akıllarına bile gelmemişti. Şimdi şok olmuşlar, ağızları açık, dut ağacında ki korkunç manzaraya bakıyorlardı.
Kahve, siyah tonlarda, kırçıl, tüylü bir kedi, boynundan geçirilmiş bir iple dutun dalına asılmış, öylece sallanıyordu. Çocuklar şaşkın, büyümüş gözlerle bakıyorlardı. Kim, neden asmıştı bu kediyi?.. Hem kadın neden kendilerine gösteriyordu. Bu şaşkınlığı, ürkütücü ortamı, bir o kadar korkutan sesiyle Solmaz Kadın bozdu. - Hadi yavrularım, alın şu taşları, alında şu yedi canlı lanet hayvana atın. Hem de tüm gücünüzle fırlatın. Kafasına, gözüne, neresi rast gelirse.. Tüm gücünüzle atın, dedi ve koca bir taşı sallanmakta olan kediye doğru fırlattı. Önce oğlu Şaşıbeş Selim, sonra birkaç çocuk, sonra diğerleri.. Kaptıkları gibi taşları kediye fırlatıyorlardı. Taşlar yağmur gibi yağıyordu. İsabet ettikçe kedi kasılıyor, çırpınıyor ve sallanıyordu..
Çocuklar taşları fırlatırken, kendisi etraftan taş topluyor, adeta cephane takviyesi yapıyordu. Bazı çocuklar isteksizce taşlıyordu, sanki bilerek isabet ettirmiyordu. Kediye acıdıkları, üzüldükleri yüzlerinden okunuyordu.
Büyük çoğunluğu ise var güçleriyle fırlatıyorlardı. Ara vermeksizin, hedefe nişan alan bir keskin nişancı gibi.. Taş hedefi bulmadıysa daha yakına gidiyor, taşları oradan atıyorlardı. Taşları büyük bir hınçla atan çocuklar, babasından, anasından, okulda öğretmenden dayak yiyen, bolca mahalle kavgası eden çocuklardı. Hele Bektaş’ın oğlu Hüseyin.. Başı o çekiyordu. Babası olacak Bektaş zalim mi, zalim. Karısını havadan, sudan sebepten döver, kolunu, kafasını kırardı. Hüseyin’in yediği dayağın haddi hesabı yoktu. Bir keresinde kulaklarını o kadar şiddetle çekmişti ki, kulak memeleri yanağından ayrılmış, çocuğun yüzü kanlar içinde kalmıştı. Şimdi fırlattığı taşlar kediye isabet ettiğinde, sanki babasına değiyor, onun canını acıtıyor, yediği dayakların öcünü alıyordu. Vücudunda ki acılar sanki uçup gidiyordu. Taşların bittiğini gören Solmaz Kadın; - Hadi ben size kurban olmuşum, attığınız taşları toplayın getirin. Getirinde bu murdar hayvana yeniden atın. Bu pisiğin ( kedinin ) canı çıkmadan gitmek yok..
Solmaz kadının kocası yıllardır yurt dışında gurbetteydi. İki yılda bir izine gelir, bir ay kadar kalır ve giderdi. Altı çocuğa hem analık, hem babalık etmeye çalışıyordu. İşte şimdi bu astığı kedinin bedeninde rahatlıyor gibiydi. Sanki kocasından hıncını alıyordu. Yalnızlığın, çaresizliğin, erkeksizliğin acısını çıkarıyordu. Taşlar kediye değdikçe acısının bir parçası kopup gidiyordu.
Başından beri isteksizce taş atan çocuklardan biri; - Solmaz Hala bu kediyi kim astı buraya, hem ne günahı var ki taşlıyoruz, yazık değil mi, dedi. Solmaz Kadın hınçla çocuğa baktı ve gürledi; - Ben astım ulan ben, it dölü.. Keyfimden mi astım, bu lanet hayvan bana neler çektirdi biliyor musun? Benim nice emeğimi zehir etti.. Hırsız, namussuz.. Kaç kazan sütümü, yoğurdumu, kaç süzek peynirimi harap etti.. Ben ne ettimse bu lanetin hırsızlıklarının önüne geçemedim. Kazanda koruyamadım, selenin altında koruyamadım, küpte koruyamadım.. Yakalayana kadar neler çektim.
Solmaz Kadın’ın kediyi yakalaması kolay olmamıştı. Ne tuzaklar hazırlamış, ancak her defasında ustaca kurtulmuştu. Taaki bu son tuzağa kadar. Bu defa selenin altına bir kapla süt koymuş ve yüklüklerin arkasına saklanmıştı. Kedi, pencereye cam yerine hamurla yapıştırılmış olan kağıdı yırtmış ve içeri süzülmüştü. Kimselerin olmadığına kanaat getirmiş olmalı ki selenin altına girmişti. Solmaz Kadın yüklüklerin arkasından koşarak gelmiş ve selenin üzerine çökmüştü. Yakayı ele veren kedi ne yapacağını şaşırmış, selenin altında sıkışıp kalmıştı. Kadın öfkeyle selenin üzerinden bir delik açmış, kedinin bağırtısına, ellerini tırmalamasına aldırmaksızın gırtlağından yakalayıp dışarı çekmişti. O hırsla hayvanı birkaç kez yere çarpmış, sonra da bir çuvalın içine tıkmıştı. Kedi korkudan böğürürcesine miyavlıyordu. Çuvalın içinde nafile gidip geliyordu. Solmaz Kadın eline geçirdiği köpüçle çuvalın içindeki kediye hınçla vuruyordu. Kedinin bağırtısı arttıkça, darbelerin şiddeti artıyordu. Bir süre sonra kedinin sesi zayıfladı, hareketleri yavaşladı. Ve nihayet sesi kesildi, çuval kıpırdamaz oldu. Kadın çuvalın ağzını iyice sıkıştırıp, öylece dışarı bıraktı. Sabahleyin ilk iş olarak çuvalın ağzını açtı ve kedinin kıpırdadığını görünce çılgına döndü. Bunun üzerine boynuna kalın bir ip geçirdiği gibi getirip bu dutun dalından sallandırdı.
Şimdi bir dutun dalında sallanan, çocukların yağmur gibi yağdırdığı taşlara maruz kalan kedi rahmetli Mahmut gillerin kedisiydi. Bu köylerde herkesler gibi Mahmut’un çocukları da çekip gitmişler, şehirde yaşıyorlardı. Önce hanımı Gülsüm, en son da Mahmut geçen yıl vefat etmişti. Mahmut’un ölümüyle de bu ocak sönmüştü. Artık hayat belirtisi yoktu bu köy evinde, bahçede, ahırda.. Her sönen ocağın, evin yetimleri kalırdı geride; dut, iğde, kayısı ağaçları, ille de kediler.. Ağaçlar su isterdi, kediler yiyecek.. Kediler bulursa fare, serçe şu bu yerdi. Bulamayınca da böyle hırsızlık etmek zorunda kalırlardı. İşte şu an sallanan kedi de bu kaderi yaşıyordu.
Solmaz Kadın, parmaklarından sızan kandan habersiz, yerden taş sökmeye çalışıyor, bir yandan da çocukları hırslandırmaya çalışıyordu.
- Hadi yavrularım, hadi kuzularım, yedi değil yetmiş canlı bu yaratık.. Daha fazla taşlayın, nefesi tükensin, tükensin ki ben de kurtulayım.
Evet, bunca canı acımış çocuğun, Solmaz Kadın’ın bedenlerine işlemiş acılar bugün ipte sallanan kediye geçiyordu. Acı öyle bir şeydi ki, insan bedeninde gezinir dururdu. Onu huzursuz eder, büyüdükçe büyürdü. Kabul etmezdi insan bedeni, bir başka hayvana, insana, canlıya aktarıldığında rahatlayabilirdi. Onun içindir ki kulağı sızlayan Hüseyin, okulda öğretmenin demirle dövdüğü Mustafa hınçla taşlıyordu kediyi. Böyleydi işte insanoğlu, kocasından dayak yiyen kadının gücü çocuklarına yeterdi, öldüresiye döverdi onları. Ağanın baskısına, aşağılamasına maruz kalan marabalar öküzlerden, eşeklerden çıkarırlardı acısını. Her yıl onlarca öküz, eşek ölür ya da sakat kalırdı. İhanete uğrayan bir kadın, kendisi de evli bir erkeği seçer, yaşadığı acıyı bir başka kadına aktarır, bu yolla intikamını aldığını zannederdi. Acı durmuyordu insan bedeninde, varlığı huzursuzluk, öfke, sonrasında şiddet demekti.. Bir başkasına geçmeden olmazdı.. Ve acı ölümsüzdü..
Ama mutluluk böyle değildi işte. İnsan kendinde tutardı mutluluğu, neşeyi, huzuru.. Paylaşmak istemezdi, azalacak ya da bitecek korkusunu yaşardı. Gitmesin isterdi kendinden. Başkalarının mutluluğu da olumsuz etkilerdi insanı; sanki kendi payından çalınmışçasına.
İşte tüm bunlar yaşanıyordu yeryüzünde. Acılar çoğalıyor, bedenden bedene geçiyor, en çokta çocuklar, kadınlar, hayvanlar ve güçsüzlerin bedeninde toplanıyordu.
Kedi ipte sallanıyor, taşlar hala yağıyordu. Belki de ölmüştü, yada yarım candı.. Eğer öyle ise kim bilir şu anda aklından neler geçiyordu. Sahiplerinin hayatta olduğu o mutlu günlerinden birinde olmayı ne çok isterdi şimdi. Evde ki fareleri yakaladığında sahiplerinin mutlu olduğunu, kendisine şefkat dolu sözler söylediğini, sevdiği yiyeceklerden verdiklerini biliyordu. Onun için yakaladığı fareleri ağzına alır dolaştırır, illa da sahipleri görsün isterdi. Yine bir gün yakaladığı fareyi almış, sahiplerinin gelip – geçtikçe görecekleri duvarın dibine bırakmıştı. Kendisi de sabah güneşinin altında duvarın dibine uzanmış, fareyi kendinden az ötede tutuyordu. Hem güneşleniyor, hem de çalagöz, yarım canıyla kıpırdayan fareye bakıyordu. Fare sürünerek, bir iki adım uzaklaştığında, yattığı yerden pençesini sallıyor, farenin tenine geçirdiği tırnaklarıyla kendine doğru çekiyordu. Sahibi geçtiği sırada doğruluyor, iyice yere yapışıyor, kafasını ön ayaklarının üzerine koyuyor, kulaklarını kısıyor ve yıldırım hızıyla farenin üzerine atılıyordu. Tırnaklarını geçirdiği fareyle toz duman içinde birkaç takla atıyor, sonra tekrar duvarın dibine bırakıyordu. Bu oyun saatlerce sürerdi, ta ki sahibi ilgiyi kesene kadar..
Artık bu mutlu günleri göremeyecekti, hayal bile edemeyecekti. Çünkü son kontrollerini yapan Solmaz Kadın kedinin öldüğüne kanaat getirmişti. Çocuklardan biri ağaca tırmandı, ipi çözdü ve cansız bedeni yere düştü. Kediyi sürükleyip dereye attılar.
- Siz varolun, sağolun kuzularım, hadi bize gidiyoruz. Size söz verdiğim gibi tarhana, iğde vereceğim. Kaymaklı yufka vereceğim.
Büyük bir kısmı gitti çocukların. Küçük bir grup kalmıştı ve hemen hemen aynı şeyi düşünüyorlardı; o kadın bir katildi, onun elinden hiçbir şey yenmezdi.
Evlerine dağılan çocuklar, olayı analarına, babalarına anlattılar. Kimisi kadına sövdü, kimisi, “ iyi etmiş “ dedi. Küfürbaz Musa, “ belli ki herifsizlik başına vurdu kahpenin “ dedi..
Yıllardır mor dut diye bilinen ve meyvesi morun türlü tonlarını taşıyan, yediğinde insanın elini, dudaklarını, dişlerini mosmor eden ağacın kaderi bu olayla değişti. O günden sonra mor dutun adı “ Kanlı Dut “ oldu. Çocuklar; - Bu duta, Solmaz Hala’nın astığı kedinin kanı bulaşmış. Onun için dutları kırmızı oluyormuş, derlerdi.
O olaydan sonra, Mor Dut kaderine terk edildi. Dut olarak yenmediği gibi, pestil ve pekmez de yapılmaz olmuştu. Hasan AKSOY
HAŞİMO
Yazar sarigulhali
Cuma, 26 Haziran 2009
HAŞİMO
Tahoooo gardaş tahoooo! Haşimo güder mi bizim davarı? Şeher görmüş, çarşı görmüş Kaldırım taşlarında yürümüş Haşimo.
Çarığını nere koydu Haşimo Ne gören var, ne bilen var Cızlavet lastik giymiş Haşimo
Tahoooo gardaş tahoooo! Haşimo güder mi bizim davarı Otobüse binmiş, kamyona binmiş Hemi de kamyonun şöför mahalline. Nazar etsene haline Cıgarası tütün değil, Maltepe Zincir takmış yeleğine Saat takmış bileğine Haşimo.
Şeher kızlarının bacağı tanko Tanko kızlar görmüş Haşimo. Meyrocan'a pazen fistanlık almış Leblebi-üzüm almış iki hokka.
Tahoooo gardaş tahoooo! Haşimo köy davarı güder mi gayri Köylük yerde eğleşir mi Haşimo Şeher kaldırımı çiğnemiş cizlavetinen Kebapçıda kebap yemiş Haşimo...
Şemsi BELLİ
KUYRUĞU KIRIK KEDİCİK
Yazar sarigulhali
Perşembe, 07 Mayıs 2009
KUYRUĞU KIRIK KEDİCİK
O gün moralim çok bozuktu . Havada yağmurluydu zaten moral bozukluğuna birebir ilaç misali… Yağmur taneleri sanki tepeme tepeme sertçe vuruyor , iyice sinirlerimin bozulmasına neden oluyordu…
Sıkılmış, birşeylerin kötü gidişatını başka şeylere yıkmaya çalışıyordum . Aslında bu oyunda sıkıcıydı. Neden, niçin, sebep, niye ben ? ya da niye ben değil ? …
Semt pazarına doğru eski parke taşlardan şikayet ede ede annemle yol alırken pazarın girişinde eskici bir ton ton teyze duruyordu . Pardesüsüne sarınmış , eşarbını iyice örtmüş birkaç parça pinçik bir şeyleri dikkatini çekip soranlara marulcu amcanın çadırının altına yamanmış bir şekilde satmaya çalışıyordu .Önemsemeden geçtim geçmesinede kafam bayağı takılmıştı . Esnaf yeni şeyleri zorla satarken bu eski bulduklarını nasıl satardı ve bunları kim alırdı ?.. Soru işareti vardı kafamda , ton ton teyzede şekerdi hani bembeyaz teni eşarbının altından çok tatlı duruyordu . Alışveriş yaptım mutsuz bir şekilde domatesin çürüğünü koyma, poratakalın sulusunu ver yok balık bayat mı , yok badiniz standart mı yok öyle yok böyle … Bunlarda sıkıcıydı zevk almıyordum …. Aslında ya onlarıda alamayacak ve portakalın sulusunu , balığın tazesini , domatesin iyisini seçemeyecek olsaydım ?.... O zaman bu kötü gidişatı yine kime mal etmeye çalışacaktım merak edip onu düşünmeye durdum . Annem iç dünyamı bilmeden sessizce alışverişini yapıyor arasıra oflayıp puflamama yan yan bakıyordu. O hala beni mutlu eden birşeyler bulmanın peşindeydi ama nafile be anneciğim …
Pazardan çıkarken teyze yine yerinde duruyor ve soğuktan titriyordu . Annem unuttuğu birşeyi almak için pazara tekrar girmek zorunda kalmasaydı kaybettiğim mutluluğu bulamayacaktım . Ben poşetleri teyzenin yanına koyup beklemeye başladım . Yağmur hızlanmıştı ve başıma vurdukça sanki beynim; bütün vucudumu infilak edercesine titretiyordu.
… Yine sinirlendim. Neden bu kadar yağmur yağıyordu ki ?... Ne gerek vardı ?...
Bayanlar gelip teyzeye fiyat soruyorlar almadan gidiyorlardı .Teyze gözlerime baktı ve “pahalı mı?” diye sordu bana . Ne diyebilirdim ki ? “İnsanlarda alım gücü yokken hatta alırken bile şikayet ederken senin bu eskilerine kim bakar mı deseydim ?...”
-“Yooo pahalı değil teyze” diyebildim ama eski bişey tabiki pahalıydı bedava versen almazdım ...
İçim sızladı bir şey almadan para veremedim çünkü ,dilenci değildi . Gözüm kuyruğu kırık kedicik biblosuna takıldı almak istedim, nasıl olsa ileride çöpe atardım. Onu mu kullanacağım sanki . Fiyat söyledi pahalı olmasına rağmen ucuz buldum fazlasını verdim . Yüzü güldü . Kediciğe baktım hafif bir gülümsemeyle , kuyruğu yoktu . Bunları nerden bulduğunu sordum gülerek “koca İstanbul’da bulunmaz mı” dedi . Annem geldi eve doğru yokuş yukarı çıkarken bu hayatın merdivenlerini o kadarda kolay çıkamayacağımızı ve tırmanmamız gerektiğini , yaşadığımız sürece hep koşuşturmamız gerekeceğini ve mutsuzluklarımızı en aza indirmek için çalışmak zorunda olduğumuzu , bununla mutlu olmak zorunda olmamız gerektiğini, Rabbimin herşeyi en iyi bilen olduğunu ve taşıyamayacığımız yükten fazlasını omuzlarımıza asla bırakmayacağını şikayet ettiğim yağmur tanecikleri kafama vura vura anlattı bana …
İşte mutluluk kedicikteydi … Başkalarının eskisi bana mutluluk vermişti . Onlar burun kıvırarak atmıştı onu yerine daha yenisini ve daha güzelini koymak şartıyla ama o kedicik benim mutluluğum olmuştu . O kadar aradığım mutluluğum şikayet etmeyen ton ton teyzenin eskici tezgahında saklıymış çok tuhaf …. Gerçek hayattada kuyruğu olmayan kedicikler çok vardı unutmuşum . Ben mutluluğu yağmurlu bir akşam üstü kuyruğu kırık bir kedicikte buldum . Mutluluk teyzenin safça gülümsemesinde saklıydı . O herşeye rağmen şikayet etmeden gülerek durabiliyorsa benim bu sorgum niyeydi ?
Hep dediğim bir söz var . “Bir bak etrafına mutluluk nerede saklı ? Duvardaki tabloda mı , yoksa bir aile fotoğrafında mı ? yada ne bileyim belkide sokaktaki kedi mutluluk verir sana belkide bir çocuğun elma şekerindedir ne dersin ?